Tekne ile Boğaz Turu Rehberi ile İstanbul Boğazındaki eşsiz güzellikteki yapılar hakkında bilgi sahibi olacak ve turunuzu aynı zamanda bir kültür gezisine çevireceksiniz.
Dünyanın en güzel ve büyüleyici şehirlerinden biri olan İstanbul… Tarihi, doğal güzellikleri, büyüleyici atmosferi, kültürel zenginlikleri, doğu ve batı arasında bağlayıcı ve birleştirici özelliği ile dünyada ki diğer şehirlerden farklı, benzeri görülmemiş bir güzelliği vardır. İstanbul sahip olduğu her bir değeri ile harika bir şehirdir. Nice imparatorluklara başkentlik yapan bu muazzam şehir sahip olduğu yalılar, köşkler, saraylar, boğazı ve sonsuz zenginlikleri görülmesi gereken harika bir yerdir.
Bu yazımızda özellikle tekne ile boğaz turu sırasında şahitlik edeceğiniz boğaz içerisinde saklanmış tarihi yapılara değinmeye çalışacağız.
Boğaz ın güzelliklerine, harika coğrafyasına, muhteşem yalılarına doyum olmaz. Boğaz’ın bu harika atmosferinin keyfini sevdikleriniz, misafirleriniz ve arkadaşlarınız ile sizleri için özel hazırlanan lüks tekne veya yatlarda çıkarabilirsiniz. Gerek yurtdışından gerekse yurtiçinden gelen misafirleriniz için muazzam bir keyif olacak olan İstanbul Boğazında tekne turu için sizlere profesyonel hizmet vermek için her gün kendimizi geliştirme gayretindeyiz.
Wellife Tour Tekne ve Yat Kiralama olarak sizler için en uygun Boğaz Turu Organizasyonlarımız için Tekne ile Boğaz Turları etkinlik kategorimizi inceleyebilirsiniz.
Tekne ile Boğaz Turu Rehberi
Şimdi Tekne ile boğaz turu ile nereleri göreceğiz? Bu güzellikleri tanıyalım.
1. Kız Kulesi
Boğaz manzarasının vazgeçilmez yerlerinden biri de kuşkusuz Kız Kulesi‘dir. Salacak açıklarındaki küçücük bir adanın üzerine inşa edilmiş olan kule, pek çok efsane barındırıyor.Bunlardan biri, kuleye adını da vermiş olan (Leander’s Tower) Leandros efsanesi’dir. Aralarındaki denize meydan okuyan aşıklar Leondros ve Hero’nun hikayesi trajediyle bitecektir. Fırtınalı bir gecede, Leondros kulede ışık yandığını görünce, sevgilisi Hero’nun kendisini çağırdığını düşünür ve denize atlar. Oysaki bu kez ışığı yakan Hero değil, aşıkların her gece gizlice buluştuğunu anlayan bir başkasıdır ve ışığı söndürüverir. Leondros, Boğazın dalgalarına gömülür; bunun acısına dayanamayan Hero ise kuleden atlayarak hayatına son verir. Efsanenin sonunda aşıklar adına kulenin olduğu yere bir deniz feneri yapılır.
Tarihi M.Ö. 24 yılına dek uzanan Kız Kulesi, uzun tarihi boyunca savunma kalesi, sürgün istasyonu, hapishane, karantina odası, radyo istasyonu, vergi noktası vedeniz feneri olarak kullanılmış. Üsküdar’ın sembolü olan kule, 2000 yılında özel bir şirket tarafından restore edildikten sonra gün içerisinde kafe ve restoran olarak hizmete açılmıştır.
Ulaşım
*** SALACAK / ÜSKÜDAR – KIZKULESİ : 09:15-18:30 saatleri arası her 15 dk. bir sefer
*** KABATAŞ / KIZKULESİ : Hafta sonu 10:00 ile 18:00 saatleri arası her saat başı ring sefer
2. Şemsi Paşa Camii

Üsküdar Salacak tarafı ve sahilde olan Cami İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya açıldığı bir noktadadır. Karşısında da Galata Köprüsü ve Haliç uzanır.
Şemsi Paşa’nın Üsküdar’a bakan tarafında yani eski tütün fabrikasının yerinde bir de Sarayı vardı.Yaptıranı Vezir Şemsi Ahmed paşa. İnşa tarihi 988 yani 1580. Mimarı Mimar Sinan’dır.Şemsi Paşa’nın Türbesi Cami’nin sol yanında bitişiktir ve denize bakar. Cami ile Medrese arasındaki avlu bölümünde bir su deşarj rögarı vardır.Bu Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerin tümünde tek örnektir.
Cami denize yakın olduğu için lodoslu havalarda, avlu duvarını aşıp pencerelerden Cami’ye giren deniz suyu bu rögar vasıtasıyla denize tahliye edilir. Cami avlusu L planında olup avlu kapısından girişte solda görülmeye değer bir tarihi çeşme su haznesi vardır. L şeklindeki hazirenin Cami kıble duvarı ile avlu duvarı arasında 15 kadar tarihi kabir ve taşları vardır. Bu kabirler son restorasyonda meydana çıkarıldı.Ayrıca çıkarılan bazı tarihi mermer taş eşyalar duvarlara monte edilerek güzel bir görünüme kavuşturulmuştur. Cami’nin minaresi kesme taştan, tek şerefeli ve şerefe korkulukları mermer şebekelidir. Bu Cami’ye ve minareye Kuşkonmaz denir.Cami İstanbul Boğazının Marmara’ya açıldığı bir noktadadır. Karşısında daGalata Köprüsü ve Haliç uzanır. Yani bu nokta, üç denize bakan ve bunların rüzgârlarını alan yerdedir. Hiçbir canlı insan dâhil, rüzgâra karşı kendi isteğiyle uzun zaman durmaz. Hele kuşlar ve diğer hayvanlar rüzgârı sevmezler.Hatta çok kalırsa ölürler. Böyle çok rüzgârlı bir yerdeki camiye de, elbette hiçbir kuş konmaz.
Cami tek kubbeli küçük bir mekândır.Hela girişinde tarihi ve güzel su haznesi vardır. Harim girişi yanları açıkantre şeklindedir. Harim kapısı üstünde mahfil vardır. Pencere üstü, kubbe veduvar yazı Kabartmalı tek örnektir.
3. Mihrimah Sultan Camii

MihrimahSultan Camii, Üsküdar iskele meydanında Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan’a yaptırdığı camidir. Ayrıca Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendir. Kubbesi üç yanından yarım kubbelerle desteklenmiştir, ama ön cephede yarım kubbe yoktur.
Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden veya o bölgedeki yüksek bir noktadan İskele Cami’sine doğru bakıldığında; sabah gün doğumunda İskele Camii’nin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14’ünde)ayın doğuşu izlenebilmektedir. Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı istikâmetine doğru bakılır ise; Mihr-î Mah Sultan Edirnekapı Külliyesi’nde de, sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmektedir. Onun için Mihr-î Mah Güneş ve Ay manasına gelmektedir.
4. Boğaz Köprüsü

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, (Birinci Köprü olarak da bilinir) Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı üzerinde yer alan iki asma köprüden biridir. Köprünün ayakları Avrupa Yakası’nda Ortaköy, Anadolu Yakası’nda ise Üsküdar Beylerbeyi semtimizdedir..
20 Şubat 1970 tarihinde yapımına başlanan köprü, 30 Ekim 1973 tarihinde saat 12.00’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50. yıldönümü şerefine devlet töreniyle hizmete açılmıştır. Yapımı tamamlandığında dünyanın en uzun dördüncü asma köprüsüyken, 2012 yılı itibarıyla yirmi birinci sırada bulunmaktadır.
Avrupa ve Asya kıtalarını ayıran Boğaz’dan karşıdan karşıya kolayca geçebilme fikri yüzyıllar boyunca çekiciliğini korudu. İskit seferine çıkan Pers Kralı Darius’un 80 bin kişilik ordusu, gemilerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan yüzer köprü ile Trakya’ya geçti. Mühendisler, Boğaz’ın bir köprüyle geçilmesi konusunda zaman zaman değişik projeler üretse de bunlar tasarı halinde kaldı. Örnek olarak 1940 yılında Nuri Demirağ’ın girişimiyle Türk mühendisler ve Amerikalı uzmanlar tarafından boğaz köprüsü projelendirilmiş ve bu işe talip olunmuştur ama o zamanki iktidar tarafından “boğaza köprü olmaz, yıkılır” diye bu teklif reddedilmiştir.
5. Beylerbeyi Sarayı

Üsküdar Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı padişahlarının sayfiye mekânı ve yabancı devlet başkan ya da hükümdarlarının ağırlanacağı bir devlet konuk evi olarak düşünülmüş ve devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) isteği üzerine inşa edilmiştir. Baş mimarı Serkis Bey Ermeni Balyan ailesindendir. Balyan ailesinin esas işi müteahhitliktir. Dolmabahçe sarayının müteahhidi de bu aile idi. Sarayın iç ve dışındaki Barok sitilinin görülmesi, yapımı esnasında batı mimarisinin çok etkisinde kalındığını gösterir. Saray 12Nisan 1865 günü, Beylerbeyi camiinde kılınan Cuma namazının ardından Sultan Abdülaziz Han tarafından açılışı yapıldı.
Beylerbeyi Sarayı Bodrum ve 2 normal katla beraber 3 katlıdır. Bu sarayda 23 oda 6 salon olmak üzere 29 birim vardır. Saray haremlik ve selamlık olarak iki ana bölümdür. Ana binanın üç kapısı vardır. Bu kapılardan Üsküdar tarafı yüzünde olanı Selamlık bölümü içindir. Beykoz tarafına bakanı yüzdeki de Harem bölümü kapısıdır. Salon tavanları Osmanlı armalı bayraklı Osmanlı askeri gemi resimleri ile süslenmiştir. Sultan Abdülaziz Han Donanmayı ayrı severdi. Sultan Abdülaziz’in denize olan tutkunluğu nedeni ile bu şekilde gemi resimlerine ilaveten bazı odalardaki koltukların hatta asılı aynaların kenarları gemi halatı süslüdür.
Batı ve Doğu üsluplarının karıştırılması ile inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, Harem ve Mabeyn bölümleri ile Türk evi plan özelliğini taşımaktadır.
6. Gül Sultan Yalısı

Beylerbeyi’nde iki köprünün ortasında denize sıfır konumdaki Gül Sultan Yalısı’nın muhteşem boğaz manzarasına hakim terasında veya bahçesinde bulunan asırlık ağaçları ile tarihi dokusunu kaybetmemiş yüksek tavanlı salonunda düğün, nikah, kokteyl, nişan, kına gecesi, mezuniyet, gala yemekleri, kurumsal davet, toplantı, konferans ve seminer gibi etkinliklerinizi leziz tatlar ve zengin menü seçenekleri ile gerçekleştirebilirsiniz.
7. Sadullah Paşa Yalısı

Çengelköy’de İstanbul’un en eski, en güzel klasik ahşap yalısıdır. Bu yalının sakinlerinin başına seneler içerisinde öyle şeyler gelmiştir ki, uğursuz diye yaftalandığı bile olmuştur. Boğaz yalılarının içinde en eskilerden olan Sadullah Paşa Yalısı’nın barok tarzındaki üst kat salonu bir Osmanlı otağı şeklinde yapılmıştır. Salondaki tavan işçiliği dillere destandır. Keza odalardaki Edirne işi bezemeler de öyle. Ortasında kubbeli, koca bir sofası bulunur.Yalının üst kısmı konsollarla genişletilmiştir. Üst kat konsolları eliböğründelerle taşınmaktadır. Alt sofa sekiz köşeli, üst sofa ovaldir. Bütün odalar bir şekilde sofaya açılmaktadır. Her katta merkez sofanın dört bir tarafına planlanmış ikişer oda bulunmaktadır. Bu yönden bakılınca iki sofada 16 oda bulunur. Mavi, sarı, yeşil, ve pembe odaların tavanlarında Avrupalı ressamların yaptığı İstanbul resimleri bulunur. Her oda başka bir renkte ve desende yapılmıştır.
8. Tarihi Çengelköy Çınaraltı

İstanbul boğazının en güzel koylarından biri olan Çengelköy’de kahvaltı yapmanın keyfi bir başka… Tarih fışkıran semtin 70 yıllık çay bahçesindeki keyfi iddia ediyorum; kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Siz sadece kahvaltı dediğime bakmayın, günün her saati yaz-kış demeden ayrı bir güzel…
Adını önündeki devasa çınar ağacından (yaklaşık 800 yıllık) alan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, Çengelköy’ün medar-ı iftiharı.. 1963 yılından beri çay bahçesi olarak işletilen mekanın hemen dibinde Fatih döneminde inşa edilmiş Hamdullah Paşa cami ve Hamdullah Paşa yalısı var. Uzun yıllar ilgiyle izlenen Süper Baba dizisindeki Nihat’ın Kahvesi olarak akıllara kazınan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, her mevsim ayrı güzel… Manzarayı anlatmak mümkün değil, neredeyse oturduğunuz her açıdan rahatlıkla boğazın güzelliğini görebiliyorsunuz. Kapalı alanı da açık alanı da büyük, emin olun kolay kolay ayakta kalmazsanız. Sadece oturduğunuz yeri beğenmezseniz burun kıvırır, deniz kenarında oturanların kalkması için beklersiniz. Hafta içerisinde giderseniz, deniz kenarında rahatlıkla yer bulabilirsiniz ama hafta sonu çok şanslı olmanız gerekiyor.
9. Kuleli Askeri Lisesi

Kuleli AskerîLisesi, Üsküdar Çengelköy Boğazı kıyısında yer alan askeri bir okuldur. Okulun amacı Türk Silahlı Kuvvetlerine mevcut subay ve Kara Harp Okuluna kaynak teşkil edecek öğrenci yetiştirmektir. Silahlı Kuvvetlerimizin subay adaylarını yetiştiren Kuleli Askerî Lisesi, 21 Eylül 1845 tarihinde “Mekteb-i Fünun-u İdadi” ismi ile Dolmabahçe Çinili Köşk’te öğretime açılmıştır.
1846-1872 yılları arasında Maçka ve Harbiye kışlalarında eğitimine devam eden Mekteb-i Fünun-u İdadi, 1872 yılında Kuleli kışlasına taşındı ve Kuleli Askerî İdadisi adını aldı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlaması ile Pangaltı’daki Harbiye kışlasına nakledildi. Savaşın sona ermesi ile 1879’da tekrar Kuleli kışlasına döndü.
1912-1913 Balkan Harbi sırasında, hastane şekline dönüştü ve öğrencilerin bir kısmı, Adile Sultan Sarayı’na, bir kısmı da Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki binalara nakledildi.
1913 yılıs onunda tekrar bugünkü binasında öğretime başlayan Kuleli Askerî Lisesi, Temmuz 1920’de İngilizlerin talebi üzerine binasını tahliye ederek, sırasıyla Kâğıthane’deki çadırlarda, Maçka Kışlası ve Beylerbeyi Sarayı yanındaki binalarda öğretime devam etti.
Kuleli AskerîLisesi, 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtarılmasını takiben tekrar binasına taşındı.
Kuleli Askerî Lisesi, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 6 Nisan 1941’de Konya’ya taşındı ve okul, askerî hastane hâline getirildi. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra 18 Ağustos 1947’de İstanbul’a intikalini tamamlayarak tekrar Kuleli kışlasına yerleştirildi. Kuleli Askerî Lisesi, 1964 yılında restore edilerek ahşap kısımları kaldırılmış, müteakiben kuleleri yeniden yaptırılmıştır.
1964-1981 yılları arasında ihtiyacın artmasıyla Kuleli binası dışındaki binalar yapılmıştır.
Okul, 1947 yılından beri görevine Boğaziçi’nin Çengelköy ile Vaniköy arasında bulunan bölgede devam etmektedir. Kuleli Askeri Lisesi’ne 2006 yılında dikilen dev Türk Bayrağı, 43 metrelik boyu ile İstanbul’un 2. en büyük Türk Bayrağı’dır. Bayrak, İstanbul’un birçok noktasından rahatça görülebilmektedir. Özellikle eklenen yüksek voltajlı projektörler, bayrağın geceleri de rahat görünmesini sağlamaktadır.Okul müzesinde öğrencilerin aldığı ödüller ve bir adet Fil kuşu yumurtası bulunmaktadır. Ayrıca altın sırmalı koltuklar ve çeşitli antika eşyalar da mevcuttur.
10. Mahmut Nedim Paşa Yalısı

11. Kont Ostrorog Yalısı

12. Kıbrıslı Yalısı

13. Küçüksu Kasrı

Boğaziçi’nde, Küçüksu ile Göksu Derelerinin arasındaki alanda bulunan Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu yörenin yerleşim tarihi Bizans dönemine dek inmektedir. Osmanlı döneminde padişahın has bahçelerinden biri olan Küçüksu ve çevresini, Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) çok sevdiği ve buraya “Gümüş Selvi” adını verdiği bilinmektedir. 17. yüzyıldan başlayarak çeşitli kaynaklarda “Bağçe-i Göksu”adıyla geçen yörede, özellikle 18. yüzyıldan başlayarak yoğun bir yapılaşma izlenmektedir. Sultan I. Mahmud (1730-1754) döneminde Divitdâr Emin Mehmed Paşa, padişah için bu Hasbahçe’nin deniz kıyısına iki katlı ahşap bir saray yaptırmış, bu yapı Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmud(1808-1839) dönemlerinde de onarılarak kullanılmıştır. Sultan Abdülmecid (1839-1861)dönemi, özellikle saray ve kasır mimarlığında Batılı biçimlerin tercih edildiği yıllardır. Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe ve Ihlamur yapılarında olduğu gibi Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu alanda da eski ve ahşap yapıyı yıktırarak, yerine bugünkü kasrı yaptırmıştır.
1857 yılında yapımı tamamlanan Küçüksu Kasrı, 15 x 27 m. bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kâgir olarak yapılmıştır. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasrın bodrum katı; kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış, diğer katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk Evi plan tipini yansıtan yapı, genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılan bir “biniş kasrı” niteliğindedir. Devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir. Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde cephe süslemeleri elden geçirilerek zenginleştirilmiştir. Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda ve merdivenlerinde Batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, Avrupa’dan sipariş edilen mobilyalara yer verilmiştir. Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla zengin bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı’nın, Cumhuriyet döneminde bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış olduğu bilinmektedir. 1992 yılında başlatılan kapsamlı bir restorasyon projesiyle Küçüksu Kasrı’nın denize kayması engellenerek, 1996 yılında yeniden müze-saray olarak ziyarete açılmıştır. Kasrın hemen yanı başındaki iskele, çeşme meydanı ve özgün bahçenin geçmişte olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturulması amacıyla çeşme civarında ziyaretçilere kafeterya hizmetleri verilmekte, genişletilen rıhtım ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara tahsis edilebilmektedir.
14. Anadolu Hisarı

Yıldırım Bayezid Hanın İstanbul Boğazının en dar yerinde yaptırdığı ilk hisar. Göksu deresi ile deniz arasında kireç ve şist katmanlarından meydana gelen tepenin üzerindedir. Eski kaynaklarda “Güzelhisar, Güzelcehisar, Yenihisar, Yenicehisar, Akhisar” isimleriyle de zikredilmektedir.
Bizans’a Karadeniz yoluyla yardım gelmesini önlemek maksadıyla inşa edilmiştir. Anadolu Hisarı, asıl kale, iç kale duvarları ve üç kuleden meydana gelir. Asıl kale, dikdörtgen bir plan üzerine yükselen bir kuledir. Kule, üzeri toprakla örtülü yüksekçe bir kayanın üzerine oturtulmuştur. Dört katlı olan bu kuleye bugün güneybatıda bulunan bir kapıdan girilmektedir. İç kale duvarları ise 2-3 metre kalınlığında asıl kaleyi kuzey-batı ve kuzey-doğudan çevreler. Üzerinde dört kule vardır. İç kale duvarının kapısı, kuzeydoğudaki kulenin kuzeyindedir. Stratejik bakımdan yeri ustalıkla seçilen kapıyı, batıdan gelen düşmanın görmesi imkansızdır. Dış kale surları, çok kemerli ve çokgen bir surdur. İç kale surları ile güney-doğu ve kuzey-batıdan birleşir; üzerindeki 3 kule ile korunur. Surların güneyindeki bazı kısımları bugün yıkılmış haldedir. Kuleler ise, bedeninden mazgallar bulunan duvarlar üzerinde kuzeyde, kuzey-batıda ve batıda, çevreye ve yollara hakim silindir biçiminde yapılardır.
Anadolu Hisarının Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. Yıldırım Bayezid Han, Ankara Savaşında mağlup olunca oğlu Süleyman Çelebi bir süre burada saklanmıştır. Sultan İkinci Murad Han devrinde, Haçlı ve Macar ordusunu durdurmak üzere yola çıkan ordunun Rumeli’ye geçmesinde bu hisardan faydalanılmıştır. Sultan İkinci Murad Han Yalova yoluyla buraya gelmiş, Çandarlı Halil Paşa da, karşı kıyıdan top ateşiyle padişahı korumuş, Papalık ve Venedik donanmasına rağmen rahatlıkla karşı kıyıya geçilmişti. İstanbul’un fethinden önce Rumeli Hisarı inşa edilmeden bu kale tahkim edilmiş, böylece iki hisar ile boğaz kontrol altında bulundurulmuştur.1452’de Sultan İkinci Mehmed tarafından yapılan değişiklikler, Anadolu Hisarının mukavemetini inanılmaz şekilde arttırmıştır. Böylece daha önceleri müdafaa maksadıyla yapılan kale, boğazın transit nakliyatını men ettiği gibi, taarruz vasıtası haline de gelmiştir. Kalede, hepsi Kocaeli sancağından olmak üzere 200 asker vardı. Barut depoları, deniz kenarında bulunurdu.
İstanbul’un fethinden sonra şehre, Karadeniz’den gelecek saldırıları karşılamak üzere kullanılmıştır. Karadeniz’in tamamen Osmanlı Devletinin hakimiyetine geçmesinden sonra (16. asır) ehemmiyetini kaybetmiştir. Ancak on yedinci ve on sekizinci asırlarda Rus Kazaklarının Boğaz’a kadar uzayan akınlarının karşılanmasında Anadolu Hisarından faydalanılmıştır. Daha sonra ehemmiyetini iyice kaybetmiş, duvarına dayanmış ahşap evler ile hisar romantik bir hal almıştır.
Anadolu Hisarı, yerleşme alanı olmaya Fatih Sultan Mehmed Han devrinde başlamıştır. Fatih Sultan Mehmed buraya, sultan mahfilli bir cami yaptırmıştır. Hisar civarına önce askerler yerleştirilmiş, daha sonra sivil halk da iskan edilmeye başlanmıştır.
1928 yılında Kandilli Belediyesi tarafından bazı küçük onarımlar yapılmıştır. 1991-1993 yılları arasında Kültür Bakanlığı tarafından bazı onarımlar yapılmıştır. Bugün Anadolu hisarı, Beykoz Belediyesi sınırları içinde yer almaktadır. Hisarda taşınır kültür varlığı bulunmamaktadır.
15. Amcazade Yalısı

16. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

Hekimbaşı Salih Efendi yalıyı XVIII.Yüzyıl başında iki oda bir sofadan oluşan küçük bir yapı olarak satın almış, daha sonra ilave inşaatlarla büyütmüştür. Kuzey kısmı selamlık, güney kısmı ise harem olarak inşa edilmiştir.
Selamlıkta güney bölümü gibi kazıklar üzerinde bulunmaktaydı. Kuzey tarafı büyük çiçek bahçesine, batısı denize, doğusu da yalının arkasındaki ormana bakan etrafı çepeçevre şark sedirleri ile döşenmiş, bu büyük salonun ortasına kadar deniz süzülerek girer, ortadaki kapaklar kaldırılarak etrafına limon saksıları dizilir ve denizin sesi dinlenirmiş. Bu bölüm Hekimbaşı’nın ortanca kızı Meliha hanım tarafından 1947 yılında yıkılarak satılmıştır.
Günümüze kadar ayakta kalmayı başaran harem kısmı ise Hekimbaşı Salih Efendi’nin eşi Payidar Hanıma kalan kısımdır. Payidar hanımın ölümünden sonra bu bölüm en küçük kızı Sakibe’ye geçmiş ve onun varisleri tarafından günümüze kadar korunmuştur.
Büyük botanik bahçesi Hekimbaşının büyük kızı Übeyde’ye kalmış, varisleri bahçeyi 1966 yılında satmışlardır.
Hekimbaşı Salih Efendi 1866 yılında Galatasaray’da gerçekleştirilen uluslararası karantina toplantısına başkanlık yapmıştır. Bu dönemde İstanbul da bulunan Avrupalı tıp bilginlerini Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nda ağırlamış, davetler vermiştir. Orta katta, ön misafir odasında, bu kongrenin otuz üç kişilik üyelerinin birlikte çekilmiş fotoğrafı yer almaktadır. Resmin bulunduğu odadaki ve evin diğer bölümündeki eşyaların tümü Salih Efendi zamanından kalmadır.
17. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, İstanbul’da Kavacık ile Hisarüstü arasında, Asya ile Avrupa’yı Boğaziçi Köprüsü’nden sonra ikinci kez bağlayan asma köprü. Yapımına 4 Ocak 1986’da başlanılan ve ankraj blokları arasındaki uzunluğu 1.510 m, orta açıklığı 1.090 m, genişliği 39 m, denizden yüksekliği 64 m’dir.
18. Zeki Paşa Yalısı

19. Rumeli Hisarı

Rumeli Hisarı, İstanbul’un Sarıyer ilçesinde Boğaziçi’nde bulunduğu semte adını veren hisar. Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek için Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı’nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Burası boğazın en dar noktasıdır.
20. Galatasaray Adası

Kuruçeşme semtinde, kıyıdan 165 metre açıkta birkaç büyük kayadan oluşan ada, Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz tarafından 1872 yılında Saray Baş Mimarı Serkis Kalfa’ya hediye edilmiştir. Serkis Kalfa, bu adanın üstüne üç katlı bir köşk inşa ederek buraya taşınmıştır.
Dünyaca ünlü ressam Ayvazovski, 1874 yılında Sultan Abdülaziz ‘in davetlisi olarak Kuruçeşme Adası’nda Serkis Kalfa’nın misafiri olmuş ve Padişah’la tanıştırılmıştır.
Ayvazovski, Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı için sipariş edilen tabloları bu adada yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ada, Serkis Bey’in varisleri tarafından ‘Şirket-i Hayriye Vapur İşletmesi’ne kiraya verilmiştir ve uzun yıllar kömür deposu olarak kullanılmıştır.
Sultan Abdülaziz’in ölümünden sonra, 2. Abdülhamit devrinde de saray baş mimarlığını sürdüren Serkis Kalfa(1835-1899) ölümüne kadar bu adada yaşamıştır. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar buraya ‘Serkis Bey’in Adası’ denirdi.
Zamanın ‘Cennet Köşesi’ olarak da bilinen ada, 1957 yılında Galatasaray Spor Kulübü tarafından satın alınarak sosyal tesis yapılmıştır.
21. Hatice Sultan Yalısı

Günümüze kadar gelebilen tek prenses yalısıdır. Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından, 5. Murat’ın 31 yaşında gelin olan en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verilmişti. “Saraydan Sürgüne” adlı kitabın yazarı Kenize Murat’ın annesi Selma Hanım Sultan, Hatice Sultan’ın kızıdır. Hanedânın yurtdışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhâne ve ilkokul olarak da kullanılan yalı 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne aittir.
Hatice Sultan, 1870 de Sultan 5 Murat’ın 3. Kadınefendisi Şâyân Kadınefendi’den doğdu. Daha dünyaya gelmeden, talihsizlikler yakasına iliştirilmişti. Zira Padişahtan gizlenmek için çatı katı odasında dünyaya gelmişti Hatice Sultan.
İyi bir eğitim alan Hatice Sultan, edebiyat ve mûsikiye yatkındı. Oldukça iyi piyano çalıyor, besteler yapıyordu. Bütün kardeşlerinden daha güzel olmasının yanında sempatik ve sıcakkanlı fakat gururlu ve hırslı bir kişiliğe de sahipti aynı zamanda. Her şeyiyle tam bir padişah kızı ve asil bir prensesti Hatice Sultan.
22. Ortaköy Camii

Büyük Mecidiye Camii ya da halk arasında bilinen adı ile Ortaköy Camii, İstanbul Boğaziçi’nde Beşiktaş ilçesinin, Ortaköy semtinde sahilde bulunan Neo Barok tarzında bir camiidir. Cami, Sultan Abdülmecid tarafından Mimar Nigoğos Balyan’a 1853 yılında yaptırılmıştır. Oldukça zarif bir yapı olan cami Barok üslubundadır.
23. Kabataş Erkek Lisesi

Kabataş Erkek Lisesi, 1908 yılından beri öğretim yapan, Türkiye’nin en eski liselerinden biridir. Kampüsü İstanbul’un Ortaköy semtinde deniz kenarında yer alır.
24. Çırağan Sarayı

25. Dolmabahçe Sarayı

T.C. Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Milli Saraylar İdaresi Başkanlığına bağlı Dolmabahçe Sarayı, otuz birinci Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid(1839-1861) tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 13 Haziran 1843 tarihinde başlanan Saray, çevre duvarlarının tamamlanması ile birlikte 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmıştır. Saray’ın ana yapısı; Mâbeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muâyede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn olmak üzere üç bölümden oluşur. Mâbeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muâyede Salonu ise; Padişah’ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve Devlet Törenleri için ayrılmıştır. Ana yapı; denize paralel bölüm boyunca bodrumla birlikte üç katlıdır. Harem dairelerinin bulunduğu kara tarafına uzanan bölümde ise musandıra (tavan arası) katlarıyla birlikte dört katlı bir yapı özelliği kazanmaktadır.Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin Batı etkileri, İmparatorluğun son döneminde değişen estetik değerlerin bir yansımasıdır. Öte yandan mekân örgütlenmesi, oda ve salon ilişkileri açısından, geleneksel Türk Evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Dış cephesinde taş , iç duvarlarında tuğla, yer döşemelerinde ahşap kullanılmıştır. Çağın teknolojisine ayak uyduran Dolmabahçe Sarayına, 1910-1912 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m²lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 43 salonu, 68 tuvaleti ve 6 hamamı vardır. Padişah’ın devlet işlerini yürüttüğü Mâbeyn; işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı’nın en önemli bölümüdür. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan ve protokol özelliği taşıyan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süferâ Salonu ve Padişah’ın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; İmparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; Padişah’ın Mâbeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekânı oluşturmaktadır. Bu özel dairedeki hamamın duvarlarında Padişah için Mısır’dan getirilmiş Alabaster mermeri kullanılmıştır daire içinde ayrıca çalışma odaları ve Sultan’ın günlük yaşantısını sürdürdüğü yemek ve dinlenme odalarıda yer almaktadır. Aynı bölümde bulunan ve Halife Abdülmecid Efendi’nin kitaplarından oluşan kütüphane dikkat çekici mekânlardandır.

Dolmabahçe Sarayı’nın Batı etkileri altında Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekân yapısında,”Harem”in -eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da- ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir. Ancak Topkapı Sarayı’nın tersine, Harem, artık Saray’dan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir. Dolmabahçe Sarayı, hizmete açıldığı 1856 yılından, halifeliğin kaldırıldığı 1924’e kadar aralıklarla 6 padişaha ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’ye ev sahipliği yapmıştır. 1927- 1949 yılları arasında Saray, Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarında Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmış ve 10 Kasım 1938 yılında burada vefat etmiştir. 1926-1984 yılları arasında protokol ve ziyarete kısmen açık olan Dolmabahçe Sarayı, 1984 yılından itibaren “müze- saray” olarak geziye açılmıştır.
26. Galata Kulesi

Galata Kulesi, İstanbul’un Galata semtinde bulunan bir kule. 528 yılında inşa edilen yapı, şehrin önemli sembolleri arasındadır. İstanbul Boğazı ve Haliç, kuleden panoramik olarak izlenebilmektedir. UNESCO, 2013’te kuleyi Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil etti.
27. Topkapı Sarayı

Topkapı Sarayı, Osmanlı sultanlarının ikametgâhı, devletin yönetim ve eğitim merkezidir. İstanbul fatihi Sultan II. Mehmed tarafından 1460-1478 tarihleri arasında yaptırılmış olan ve zaman içerisinde bazı ilavelerin yapıldığı Saray’da, Osmanlı padişahları ve Saray halkı 19. yüzyıl ortalarına kadar ikamet etmiştir. 1850’lerin başında Sultanlar, mevcut Saray 19. yüzyılın devlet protokolü ve merasimlerine ilişkin gereksinimleri karşılamakta yetersiz kaldığı için Boğaz’daki Dolmabahçe Sarayı’na taşınmışlardır. Ancak saltanat hazinesi, Mukaddes Emanetler ve imparatorluk arşivleri Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmiş, bir baba ocağı olması ve Mukaddes Emanetler’i barındırmasından dolayı burada devlet törenleri yapılmaya devam edilmiştir. Topkapı Sarayı, Osmanlı monarşisi 1922’de kaldırıldıktan sonra, 3 Nisan 1924’te Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle müzeye dönüştürülmüştür. Fatih Sultan Mehmed, fetihten sonra Beyazıt’ta bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde, daha sonra “Eski Saray” olarak anılacak olan bir saray yaptırmıştır. Fatih, bu ilk saraydan sonra, önce Çinili Köşk’ü, ardından da yapımı tamamlandığında yerleşecek olduğu Topkapı Sarayı’nı inşa ettirmiştir. Fatih, bu saraya Osmanlıcada “Yeni Saray” anlamına gelen “Saray-ı Cedid” ismini vermiştir. Yeni Saray’a Topkapı Sarayı denmesi ise şöyle gerçekleşmiştir: Sultan I. Mahmud tarafından Bizans surlarının yakınına yaptırılan ve önündeki selam topları nedeniyle “Topkapusu Sahil Sarayı” denilen büyük ahşap sahil sarayı bir yangında tamamen kül olunca, bu sarayın ismi yeni saraya verilmiştir. Yüzyıllarca gelişen ve büyüyen Topkapı Sarayı’nın planının belirlenmesinde Osmanlı devlet felsefesi ile Saray-tebaa ilişkilerinin büyük rolü olmuştur. Ayrıca, Topkapı’nın ilk inşa edildiği dönemde, Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan II. Murad’ın Tunca Nehri kenarında yaptırmış olduğu ve günümüze sadece kalıntıları ulaşan Edirne Sarayı’nın planından olduğu kadar ihtişamından da esinlenildiği bilinmektedir. Topkapı Sarayı’nın planı; çeşitli avlular ve bahçeler arasında devlet işlerine ayrılmış daireler, hükümdarın ikametgâhı olan bina ve köşkler ile Saray’da yaşayan görevlilere mahsus binalardan oluşur. Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasında, İstanbul yarımadasının ucunda bulunan Sarayburnu’ndaki Bizans akropolü üzerine inşa edilen Saray, 1400 metre uzunluğundaki “Sur-ı Sultani” denilen yüksek ihata duvarları ile karadan, deniz tarafından ise Bizans surlarıyla çevrilmiştir. Saray’ın kapladığı alan yaklaşık 700.000 metrekaredir. Bu alanın önemli bir bölümü Hasbahçe’ye ayrılmıştır. Topkapı Sarayı temelde Bîrun ve Enderun olmak üzere iki teşkilattan oluşur. Harem, Enderun’un bir bölümüdür. Saray’ın oturum planı, merasimleri, mekânları bu teşkilata göre düzenlenmiştir. Topkapı Sarayı; Bâb-ı Hümâyun, Bâbüsselâm ve Bâbüssaâde adlı üç ana kapı, dört avlu, Harem, Hasbahçe (Gülhane) ve bahçelerden oluşur. Topkapı Sarayı, mütevazı bir saraydır; imparatorluğun büyük harcamaları daha çok muhteşem camiler, kışlalar, köprüler, kervansaraylar ve konaklama tesisleri için yapılmıştır. 16. yüzyılın ünlü mimarı Mimar Sinan bile bu sarayda sadece bir bölüm inşa etmiştir. Ama Saray’ın kendine özgü binaları, nefis çinileri ve tabiatla iç içe geçmiş yapısı kadar, Sarayburnu’ndaki konumu da ona doğal bir güzellik ve ihtişam verir. Öte yandan Topkapı Sarayı’nın olağanüstü zenginlikteki koleksiyonları ve son derece ilgi çekici hikâyelerle örülü tarihi bu sarayı dünyanın en görülmeye değer saraylarından biri kılar.